28 Ocak 2010

CEM YILMAZ
FİLMLERİNE
"DAMDAKİ
MİZAHÇI"NIN
GÖZÜNDEN
BİR BAKIŞ...

Sevgili okurlar... "Modern Zamanlar" 3 ayda bir yayınlanan, benim de ara ara yazı yazdığım bir sinema dergisi. Tuncer Çetinkaya'nın yayın yönetmenliğinde çıkan derginin Ocak 2010'da yayınlanan 14. sayısında: "Cem Yılmaz'ın ve 'Yeni' Mizahın İzini Sürmek" başlıklı dosya işlendi. Bu dosya kapsamında Damdaki Mizahçınız Cihan Demirci'nin, Cem Yılmaz filmlerine dair yazdığı yazıyı size sunuyorum...

CİHAN DEMİRCİ

Sadece Türkiye değil, Türk Mizahı da 90’lı yılların ortalarından başlayarak ciddi bir kırılma yaşadı. 1991 yılının sonlarında çıkan Leman dergisi ilk 3-4 yılını çok daha samimi, çok daha mizah dergisi tavrı içinde geçirdikten ve epeyce maddi sıkıntılar içinde bocaladıktan sonra 90’ların ortalarından başlayarak büyümeyi kafasına koymuş olacak ki o dönemde giderek azalmakta olan mizah okuruyla yetinmeme yoluna gitti. 80 darbesinin meyvelerinin alınmaya başladığı ilk dönemdir 90’lı yılların ortaları. Oldukça az bir satışı olan Leman bu dönemde sürekli tiraj kaybederek hızla sona doğru koşan Hıbır tarzı dergicilik anlayışının dışına ilk önce derginin altında bar açarak çıktı. Bu bar aslında sadece bir kazanç kapısı olmamış derginin mizah anlayışının bile farklılaşmasına yol açmıştır. “Leman Kültür” adı altında açılan mekanda tamamen çizer arkadaşlarının arkadan ittirmesiyle sahne alan, Gırgır kapısından geçmemiş, henüz birkaç yıllık karikatürcü olan Cem Yılmaz’ın burada başladığı “stand-up” gösterilerine, Leman ekibi önceleri mekanda bir hareket olsun gözüyle bakıyordu. Ancak aynı dönemde medyada da ciddi bir değişim vardı. Özal’ın ani gidişiyle onun toplumun damarına enjekte ettiği değişim daha öne çekilmiş bu durum mizahı da, medyayı da, toplumu da derinden etkilemişti. Özal’ın “Ortadirek” adını takarak aslında dalgasını geçtiği ülkenin yeni orta sınıfı artık 70’lerin ya da 80’lerin değerlerini üzerinden bir çırpıda fırlatıp atmak üzereydi.

Cem Yılmaz’ın böyle bir döneme denk gelen stand-up gösterileri aslında Amerikanın yeniden keşfi gibi bir şey olsa da, üzerinde uzun yıllardır birikmiş değerleri atmayı kafaya koymuş, sürekli genç nüfusu artan bu topluma iyi gelmişti doğrusu. Sonuçta 12 Eylül’le başlayan Özal’la yerine oturan bir süreçte “kültür-sanat” hayatımızda siyasi-toplumsal-sosyal her türlü eleştiriden uzakta yeni bir “orta sınıf” yaratmanın ilk meyvelerini verdiği bir dönemdi 90’yılların ortaları. Abilerinin zamanında içine düşürüldüğü toplumsal bir “kazan” yeni gençliğin elinde adeta “birey”i doğurmuştu. Kazanın doğurduğu şey bireycilikti. Toplumun gerçeklerini çağrıştıracak her şeyden uzaklaşmaya başlamış olan genç kitle bireyciliğe sarılmışken “stand-up” gösterilerindeki “sabun köpüğü” hava tam da onun istediği şeydi. Bu anlamda harika bir zamanlamanın içine düşmüştü Cem Yılmaz…
Hayatını pratiği, teorisi, tarihiyle tamamen mizaha vermiş bir çizer-yazar olarak başlangıçta bu “stand-up” gösterilerine uzak durdum işin gerçeği. Cem Yılmaz bana seslenen bir şov insanı değildi. Çünkü üzerimde derin izleri olan ustam Aziz Nesin henüz aramızdan ayrılmıştı ve onun bize miras bıraktığı toplumcu mizah tüm ağırlığıyla üzerimizdeydi. Aslında 1946’larda Markopaşa mizah gazetesinin çıkışıyla birlikte mizahın üzerine bu akla ziyan ülkede müthiş toplumcu bir ağırlık binmişti. Aslında 72’lerde ilk yayınlandığında bu ağırlığı pek taşımayan Gırgır dergisi bile 70’lerin sonlarından 80’lerin sonlara kadar mizahın her anlamda en etkili muhalif sesi olmuştu. Ama sürekli genç ve sorunlu nüfusu artan, giderek okumaktan uzaklaşan bu ülkede mizahın da bu yükü taşıması olanaksızdı. Zaten 90’ların ortasında başlayan bu çatırdama ve 90’ların sonunda tam bir kırılmaya dönüştü ve toplumsal gerçekçilik taşıyan muhalif mizah sizlere ömür bir yere gömüldü…
Cem Yılmaz’ın Leman Kültür’de başladığı stand-up gösterilerinde yakaladığı kafayı boşaltan mizah anlayışı bir süre sonra içinden çıktığı dergi olan Leman’ın da başını döndürdü. Çünkü Cem Yılmaz, içinden çıktığı dergiyi sollamış, ona tur bindirmişti. Leman’ın bu açığı kapamak için onun ardından yapmaya kalkıştığı hız Gırgır’dan kalma bir modelle, yeni orta sınıf modeli arasına sıkışıp iki arada bir derede kalınca derginin tadı hepten kaçtı. O yüzden Leman tıkandı ve 2000’li yıllarla birlikte dergiden çok ne satacağını şaşırmış bir ticarethaneye dönüştü. Bu arada bu tıknefes durum içinden yeni dergilerin çıkmasına ve Leman’ın tiraj anlamında da hepsinden geride kalmasına yol açtı.
Leman dergisinde birkaç yıllık karikatürcü iken sahne gösterileriyle başka bir aleme dalan Cem Yılmaz 90 yılların ikinci yarısından başlayarak dönemin içi boşalmış ruhunu yakalamayı bildi. Bu noktada televizyona dizi film ya da herhangi bir komedi şov programı yapmayıp televizyonun dışında durarak akıllıca davrandı. Televizyona bulaşmamış, komedi dizilerinin bir süre sonra rutinleşen, sıradanlaşan o dayanılmaz temposuna dalmamış olmamak, buna karşılık yerini sağlamlaştırma işini daha kalıcı bir alan olan sinemayla gerçekleştirmek altı çizilmesi gereken bir durum.
Sinema macerası “Her şey Çok Güzel Olacak” filmindeki ısınma turuyla başlayan Cem Yılmaz ardından çekimleri bitmek bilmeyen, yapım sorunları nedeniyle vizyona epeyce geç giren “Gora" filmini, arada “Hokkabaz”, sonrasında Gora’nın devamı olan “Arog”u ve son olarak da “Yahşi Batı”yı yaptı.
Bu filmlerin hepsini izlemiş biri olarak en iyi filminin “Hokkabaz” olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. İlk filmi hariç tutacak olursak diğer üç filminde yani; Gora, Arog ve Yahşi Batı’da Uzay, Taş Devri ve Western filmi parodisi yapmaya çalışan Cem Yılmaz bu üç filmde deyim yerindeyse aslında; Amerika’yı yeniden keşfetmeye kalkışıyor. Sinemayı özellikle de komedi filmlerini çocukluğundan beri oldukça iyi takip eden, sinema okulunda okurken bu alanda araştırmalar yapmış bir yazar-çizer olarak; Gora, Arog ve Yahşi Batı’yı izlerken komedi filmlerinin bence dünya üzerindeki en iyi yönetmeni olan Mel Brooks’un kulaklarını çok çınlattım. Çünkü Mel Brooks Uzay parodilerinin de, Taş Devri parodilerinin de, Western parodilerinin de zamanında kralını yapmış, Türkiye’de benim gibi mizahçı kuşağını bir dönem çok etkilemiş bir komedi ustasıdır. Uzay filmleri parodisi 1987’de çektiği “Uzay Topları” “Space Balls”tur. “Arog” filmi onun unutulmaz “Dünya Tarihi” (1981) filmini daha 80’lerde görmüşler için eskiz çalışması gibi kalıyor.
2010 yılının ilk günü gördüğüm “Yahşi Batı” yer yer güzel espriler barındırsa da Mel Brooks’un esprileri ardı ardına patlattığı Western parodisi “Blazing Saddles”in (Gümüş Eyerler-1974) ne yazık ki kenarından geçememiş. Brooks bu filmi 36 yıl önce 1974’te çekmiş ve güzel olan zenci bir şerife sahip bir kasabada geçen bu absürd filmde Amerikalı bir yönetmen olarak Amerikan Westernleriyle dalgasını geçmişti. İnsanın kendi ülkesinin gerçekleriyle dalgasını geçebilmesi mizahı doruğa çıkaran bir unsurdur. Kolay ve ticari olan yol ise kendi toplumunuzu şişirip, överek sürekli yabancılara çakmaktır ki bizim yeni jenerasyon komedyenlerimiz ne yazık ki bu aşamayı henüz geçemediler. Ama özellikle bizdeki büyük gazetelerin son yıllarda ortaya çıkardığı yeni yetme sinema yazarlarında Cem Yılmaz’ın bile hoşlanmayacağını sandığım “ağzı açık bir hayranlık” bir hayranlık görüyorum. Sinemayı iyi bilmeyen, özellikle de geçmişte yapılmış filmlerden bihaber olan (bihaber değillerse de kasten görmezden gelerek daha kötü bir yanlışı gerçekleştiriyorlar) bu genç kuşak yazarların “Yahşi Batı” için sıcağı sıcağına yazdıklarına bakıp acı acı gülümsüyorum 2010 yılının ilk Pazar günü…
Zamanında her türlü filmi hemen adapte etmeyi seven Yeşilçam kovboy filmi yapmayı da denemişti. İki kovboy filmi aklıma geliyor. İkisini de Aram Gülyüz çekmiştir. 1970’de İzzet Günay’la çektiği “Red Kit” ile gene onun bu kez 1974’te Sadri Alışık’la çektiği “Atını Seven Kovboy-Red Kit” özellikle ikinci film ciddi hava içinde çekildiği için daha da komik olmuştur.
İlk çıktığı dönemdeki “stand-up” gösterilerine çok da sıcak bakmadığım Cem Yılmaz, 1995’den bu yana geçen 15 yıllık bir süreçte özelikle televizyondan uzak durarak kendi döneminin diğer komedi oyuncularından farkını ortaya koymuş, sinema oyunculuğunda sürekli aşama yapmış, kendini geliştirmiş, kalıcı olacağını kanıtlamış zeka dolu bir yetenek ama tüm bunlar kötü film yapmaya engel değil ne yazık ki.
Gora da, Arog da ve son filmi Yahşi Batı da senaryo anlamında sıkıntılar barındıran, pek çok şişkinlik taşıyan, yeterince güldürmeyen filmler. Bu üç film içinde en kötüsü ise “Arog”… Belli ki bu film çok aceleye gelmiş, senaryo sıradan, espriler zeka ışıltısından uzak ama Cem Yılmaz iyi bildiği, yakın arkadaşı oyuncularla işi kurtarmaya çalışıyor. Lakin dediğim gibi elin beğenmediğimiz (!) Amerikalısı bu tür dönem parodilerinin bundan 30-40 yıl önce kralını yapmıştı zaten. Sizin geriden koşturup, bir de onlara laf sokmaya çalışarak (Yahşi Batı’da sıkça bu hataya düşülmüş, Amerikalıya “Humor yok bunlarda humor” denilen sahne gibi) yapacağınız dönem parodileri istediğiniz kadar çok para harcayıp, dekora daha fazla özen gösterin hiç fark etmiyor, sonuç anlamında zayıf kalıyor.

“Arog”taki hayal kırıklığından sonra kısa sürede çekilen ve hızla gösterime sokulan “Yahşi Batı”yı büyük beklentilerle izlemedim ama 15 yıllık meslek macerasında kendini gerçekten geliştiren; stand-up’çılıktan komedi oyunculuğa geçmeyi başarmış, bütün saha ve hava koşulları kendinden yana olan birinden biraz daha iyi bir dönem parodisi bekliyordum doğrusu. Tabii acı olan filmde yer alan zekaya dayalı bir espri olduğunda salondaki izleyiciden pek kahkaha ya gülme sesi çıkmıyor ama ne zaman belden aşağı bir küfür gelse salon yıkılıyor. Hatta böylesine bir küfürle sahnede bir izleyici dayanamayıp alkışladı bile bu sahneyi.
Biz aslında neyi konuşuyoruz demek lazım, zira seyircinin durumu aslında filmden çok daha vahim… Benim belki de şanssızlığım ya da yanlışım; çocukluk yıllarında Şarlo, Lorel-Hardi filmlerini 8 mm’lik makinesinde mahalle çocuklarına izlettirmiş bir yerlerden geliyor olmam... Başta Mel Brooks’un filmleri olmak üzere 80’li yıllarda sinema-televizyon okulunda okurken bu tür komedileri tekrar tekrar izlemiş, dünya üzerinde yapılmış en nitelikli, en absürd komedi filmlerinin büyük çoğunluğunu görme şansı bulmuş iyi bir sinema izleyicisi olmak, bu tür yazılar yazarken insanın işini kolaylaştırmıyor tam tersine zorlaştırıyor. Belki de bu heyecanla, sinema salonlarının büyük kısmına el koyan böylesine iddialı bir filmin daha iyi olmasını beklemeye sanki hakkım varmış gibi bir duyguya kapılıyorum…Şunu da eklemeliyim, “Yahşi Batı”nın en döktüren oyuncusu Cem Yılmaz değil kasaba şerifi rolündeki Zafer Algöz. Bize Türk sinemasının iki büyük emektarının kolajından ortaya çıkarılmış; Vahi Öz ile Ali Şen karışımı harika bir tipleme sunuyor ki oynadığı rol bazı anlarda şova dönüşüyor.
“Yahşi Batı”da ucu kaçan “Kola Turka” reklamı!

Ülker firması “Kola Turka” adlı içeceği yoluyla bu filme büyük miktarda para yatırmış. Bu yüzden de “Yahşi Batı”da “Kola Turka” reklamının ucu kaçmış, reklamın film hikayesinde sırıtan dozu filme ciddi şekilde zarar verir hale gelmiş. Tabii günümüzün mantığı “Reklamın iyisi-kötüsü olmaz”dır ama reklamın kötüsü sizin filminizi de kötü yapabiliyor. Filmde padişahın hediyesini vermek için 1881’de Amerikaya giden iki Osmanlı soyulup parasız kalınca zorlama bir sahneyle “Kola Turka”yı icat ediyorlar. Öyle sırıtan bir sahne var ki, bu sahnede bir ara bar kapısında Kentucky Fried Chicken görülüyor. Aziz rolündeki Cem Yılmaz’ın arkadaşı, bu adamı bir yerden çıkartıcam filan derken, Cem Yılmaz, “Bırak reklamını yapma şunun” diyerek firmanın ismini söylemesini engelliyor. Kentucky Fried Chicken’ın reklamını yapma diyen kişi ise o sırada bize dakikalardır “Kola Turka” reklamı yapıyor.. Bu ne perhiz, bu ne Kola Turka turşusu dedirtiyor insana bu kadar “kaba” şekilde yapılan bir reklam. Daha sonraki sahnelerin birinde de şerifin biri “Coca Cola” içince “Bak bizim Kola Turka’yı çalmış bunlar” deniyor ki, bu da oldukça ezik bir espri oluyor. Bu komplekse hiç gerek yoktu. Üstelik kim neyi kimden çalmış???? Bugüne dek başka bir alanda gezinmiş Cem Yılmaz’ın zaman zaman “Osmanlılık” altında Amerikalıya getirdiği eleştiriler de filmin bütünüyle ilişkilendirilmediği için havada kalıyor ve sırıtıyor. Tabii tüm bunlar filmin gişesini daha da artırmak için yapılmış oldukça tecimsel zeka kokan durumlar…
Cem Yılmaz “oyunculuğu”nu sürekli geliştiriyor ama ya “senarist”liği?

Son 3 flimine baktığımızda oyunculuğu giderek daha iyi olan ama “senarist”lik anlamında hala olmamış bir Cem Yılmaz’la karşılaşıyoruz. Bu filmde yönetmenlik koltuğunu Ömer Faruk Sorak’a devretmesi bu filmi “Arog’tan daha iyi yapmış ama sanırım artık senaryoları da başkalarına devretme zamanıdır. Zira görülen o ki, Cem Yılmaz’ın senaristliği henüz oyunculuğunun düzeyinde değil. Sahnede yaptığınız stand-up şovda başınızdan geçenleri ardı ardına anlatarak bunu kolayca kurgulayabilirsiniz ama film senaryosu yazmak, bir hikayeyi sarkıtmadan tadında anlatmak başka bir ustalık istiyor. İşte bu yüzden şu ana kadar 5 filmlik filmografisinde Cem Yılmaz’ın en iyi filmi; başta da dediğim gibi “Hokkabaz”. Çünkü “Hokkabaz” filminde parodi ötesinde bir şeyler, baştan sona sağlam bir hikaye var.
Sahi bu eleştirilerin üzerine söylemeden geçemeyeceğim bir vaziyet daha var. Cem Yılmaz’ın bu filmleri çektiği ortamda onun ardından televizyondan gelip, üstelik televizyondayken çok da iyi parodilere imza atıp sonrasında “Recep İvedik”e toslayan bir Şahan Gökbakar gerçeği de var. Televizyondaki zekaya dayalı esprilerinin hemen ardından “Recep İvedik” filmlerini ardı ardına çekerek, 4 milyondan fazla seyirciyle bu alanda rekorlar kıran Şahan Gökbakar’ın bizlere “magandayı öven, yücelten, benimseten” tarzına bakınca Cem Yılmaz’ı fazla mı eleştirdik diye düşünüyor insan?..
Çünkü, yazının başında da dediğim gibi 12 Eylül darbesinin ilk meyvelerini aldığı 90’ların ortasındaki kırılmayla başlayan süreçte; politikadan sanata her alanda kötünün kötüsüne teslim olmuş, hep daha kötüsünü isteyen, daha kötüsünü ödüllendiren, daha kötüsünü zirveye çıkaran bir topluma sahibiz… Durum böylesine “Recep İvedik”lik olunca Cem Yılmaz gibi bir yetenekten “daha iyi filmler” yapmasını beklemeye de acaba ne kadar hakkımız var, diye sormak gerekiyor bu yazının sonunda…
(MODERN ZAMANLAR- Sayı-14-KIŞ 2010)

4 yorum:

firatavci@gmail.com dedi ki...

Kusursuz bir biçimde irdelemiş, mükemmel tespitlerle süslemiş, en önemlisi görüp de görmezden geldiklerimizden haberdar etmişsiniz. Mükemmel bir analizdi, hayranlıkla okudum, teşekkür ediyorum.

ovayolu dedi ki...

Bircok kismina birebir katildigim iyi bir analiz olmus. Tesekkurler

RIFAT dedi ki...

iyi inceleme lakin ince espriye kahkaha atılmaz tebessüm edilir belden aşağı komiklik ayılık kroluğa gülünür bu dünyanın her yerinde aynıdır en azından biz soğuk entellektüel bi toplum değiliz sıcak candan bi toplumuz.

gokhankalafat dedi ki...

merhaba,
yazınızı okudum. yer yer doğru tespitleriniz olduğuna kanaat getirsem de yine de kalemin ucundaki ismin Cem Yılmaz olmasından dolayı kalemi fazla sivri uçlu açtığınızı düşünüyorum. Bu filmde Cem Yılmaz değil de bir başka oyuncu ya da tanınmamış oyuncular olsaydı eminim bu kadar eleştirilmeyecekti. Filmi izledim ve çok güldüğüm sahneler olduğu kadar sıkıldığım sahneler de olmadı değil. örneğin kola sahnelerinde ben de sıkıldım ve rahatsız oldum. ancak küfür ya da geri kalan espiri öğelerinde oldukça eğlendim. küfürü kapmak isteyen kapar. zaten duyduğum küfürlerin hepsi bildiğim ve bu memleketteki her insanın bildiği küfürlerdi. genel olarak filme bakarsak emeği saygı duyulacak cinsten bir film. Cem Yılmaz'ın sinemasal gelişimi benim fikrimi sorarsanız inişli çıkışlı bir grafikle gidiyor. evet hokkabaz gerçekten de kaliteli bir senaryoya ve çekime sahipti. oyunculuklar göz dolduruyordu. ancak benim fikrime göre en iyi filmi hokkabazdır diyemem. cem yılmaz'ın en iyi filmi yahşi batıdır. gerçekten güldüren, görselliği ile parmak ısırtan, müzikleri ile kulağa da hitap eden bir film. bu adam bu işten para kazanmalı ve hokkabazı yaptı para da kazanamadı, izleyici de kazanamadı, iyi eleştiri de almadı. dediğim gibi işin ucunda Cem Yılmaz olduğu için eleştiri yapmak insanlara keyif veriyor. Sevgili Cihan Demirci'yi ayırıyorum. kendisi eleştiri hakkına sahiptir. o tecrübeye ve birikime sahiptir. ama yineliyorum bir başkası bu işe el atsaydı bu film bu kadar eleştirilir miydi?